En suluzırtlak 40 film (İSTEK)…
Bazı filmler güldürür, bazıları korkutur, bazıları ise ağlatır. Amaç tabii hep aynı, katharsis, yani duygularımızı deşarj etmek diyebiliriz. İşte Duygu arkadaşımızdan gelen istek maddelememizin konusu da bu: Salya sümük ağlatan filmler. Benim şahsi favorim bir janr olmamakla birlikte, aralarda süper şahaneleri yok mu, elbette ki var. Biz de bunlardan seçmeye çalıştık. Tabii ki her film maddelememde olduğu üzere, listeye şöyle bir bakınca eski film repertuarımın hayli kısıtlı olduğunu bir kez daha fark ediyorum, ben bu açığımı geliştirene kadar da eksikleri ve eski filmleri sizler yorum olarak eklersiniz artık!
Not: Sıralama beni ağlatabilmelerine, daha doğrusu ağlattıktan sonra üzerimde sürdürdükleri etkiye ve kişisel beğenime göre bittabi. Çok sevmediğim filmlerin, kasa kasa beni ağlatmaları listede üst sıralara çıkmaları için yeterli gerekçe değil! Mühim olan bugün bile düşününce, içimi sıkıştırmayı başarabilmeleri.
40. Legends of the fall (1994)
Bu filmi ne kadar sevmem, inanamazsınız ama çevremdeki herkesi, özellikle de kadınları hüngür hüngür ağlattığını bildiğimden almamazlık da edemedim. Bana sorarsanız konumuz kadın azlığıdır. Zira ortamda bir abla vardır, herkes de kendisine aşıktır. 3 tane dağ gibi delikanlı orda sersefil olmuş, ağlamayalım da ne yapalım! Baya bildiğiniz melodramın tanımına uyan bi filmdir. Bir tek sahne dışında (o da uyuz esas kızla alakalı değil) beni ağlatmadı, hatta nerdeyse kıçımla güldürdü ama tarzı sevenleri ağlatıyo sanırım.

39. Titanic (1997)
Listemin son 5’i çok bayılmadığım ama adil olmak adına aldığım filmler sanırım. Bu da vıcık vıcık bir aşk-ölüm hikayesi. Tabii fonda da batmakta olan bir gemi ve şahane görsel efektler. Prodüksiyonun hakkını yememeli, hakikaten iyidir ama tabii ağlatan produksiyon değil de konudur tabii. Neyse işte Jack ile Rose gemide, zengin-fakir, gemi batıyo, bildiğiniz şeyler işte.
38. Lorenzo’s oil (1992)
Ana odağı hastalık olan filmleri hiç sevmem, içimi karartırlar ve bu yüzden genelde de seyretmem. Ama inkar edemeyeceğim ağlatır, hele ki hasta olan bir çocuk ise. Gerçek bir hikayeden esinlenmiş bu film, ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir çocuk ve onu iyileştirmek için her yolu deneyen bir aileyi konu alır…
37. Life is beautiful (1997)
2. Dünya savaşında bir toplama kampına götürülen bir baba ve oğlu, babanın çocuğuna olayın ağırlığını hafifletebilmek için oynattığı türlü türlü oyunlar. Konu toplama kampları ve savaş ve çocuk olunca, ağlamamak zor bittabii. Yine de bu filmin ilk yarısı ile ikinci yarısı bana iki ayrı film gibi geldiğinden, teknik olarak bi türlü çok sevemediğim bir film olmuştur bu hep.

36. Babam ve oğlum (2005)
Çağan Irmak Türk sinema seyircisini ağlatma yoluna baş koyar ve olaylar gelişir. Konusunu herkesin bildiği gibi, bir baba ve bir oğul temelli olan bu filmde ağlamayanı döverler. Zaten ağlatmak için de bir değil, iki değil, üç tane tokat gelir.”Burda da mı ağlamadın? Alll o zamaan!” Evet, tam atlattık derken siz, öyle bi sahne daha gelir ki, gözlerinizde bir titreme baş gösterir. Ağlamış olmam çok sevdiğim bir film olduğu anlamına ise hiç gelmez lakin.
35. Love story (1970)
Bu film de bir başka klişeler silsilesi efenim, ecnebilerin tearjerker tanımına cuk diye oturur. Zengin oğlan-fakir kız, aile mevzuları, hastalık, ölüm… Ne ararsan var. Sevmem ama bir klasiktir, klişeleri başlatandır, o yüzden hakkını yememek lazım diye düşünüyorum. Bir de “love means never having to say you’re sorry” lafını literatüre kazandırmıştır kendisi.
34. The Pianist (2002)
Nihayet, sevdiğim filmlere geçebildik. Bu da meşhur ağlatmalı filmlerimizden. Yine ikinci dünya savaşı. Toplama kampından kurtulan bi piyanistin yıllar yılı kaçak ve de yalnız bir şekilde, orada burda sürdürdüğü yaşamı. Hüzünlü tabii de bi türlü bitmiyor bu film de yahu.

33. Eşkıya (1996)
Yavuz Turgul- Şener Şen işbirliğinin güzel ama en güzel olmayan örneklerinden biri. Çok çok daha fazla sevdiğim filmleri var bu kombonun. Ama yine de hakkını vermek lazım eğer mevzu ağlatmaksa, bu eski eşkıyanın öyküsü elbette ki ağlatır.
32. A beautiful mind (2001)
Gerçek bir hikayeye dayanan bu filmimizde, matematikçi/ekonomist John Nash’in şizofreni ile savaşını izleriz. Hiçbir şey değilse de karısına yaptığı o konuşma insanın tüylerini sarsar, ayağa diker valla billa.
31. Leon (1994)
Bir kiralık katil ile küçük bir kızın dostluk öyküsü olan bu filmimiz, kiralık katilin hoyrat dünyası içerisinde var olan sevecenliği ve kızımızın onun yalnızlığınagetirdiği sevgi ile zaten içimizi burkar da, sonu ile insanı iyice paralar. Ayrıca Natalie Portman da oyunculuğa başladı başlayalı, bu filmdekinden daha iyi oynamamıştır.
30. Forrest gump (1994)
Pek zeki olmayan Forrest’ın yıllara uzanan öyküsü çok ağlatan bir öykü değildir aslında, bilakis umut veren, iyimser bir hikayedir. Ama Forrest’ın annesinin ölümüyle başlayan ölümler silsilesi kendinizi fena hissetmenize sebep olur tabii ki. Hele ki Forrest’ın sevdiği kıza olanlar, yazık laaan!
29. The Champ (1979)
Göz yaşartıcı bomba denince, akla gelen klasiklerden. Boksör bir baba, oğlu ve onları zamanında terk edip gitmiş ama sonra aniden geri dönen anne… Filmi çok hayal meyal hatırlasam da iyi ağlamıştı annemler bak onu hatırlıyorum.
28. Man on the moon (1999)
Efendim? Jim Carrey komedyen mi dediniz? Öyleyse bu filmde biz niye höngürdedik? Jim Carrey’nin Truman Show ile başlayan, sadece iyi komedyen değil, iyi bir oyuncu olduğunu ispatlama çabaları bu filmde kesinlikle başarıya ulaşıyor. Taxi dizisindeki Latka karakteriyle tanıdığımız komedyen Andy Kaufman’ın gerçek yaşam hikayesine dayanan bu filmde, Jim abi döktürüyor.
27. With honors (1994)
Harvard’da okuyan genç bir öğrenci ve evsiz bir adamla dostluğu… Joe Pesci’den bir döktürme. Şeker mi şeker bir film. Yer yer gülümsetse de, sonunda tokat etkisi var. Beni tek bir damla bile a olsa, bir gözyaşı dökmeye mecbur bırakır her seyredişimde.

26. Brokeback mountain (2005)
Bu maddemizdeki filme şimdi gay filmi derler, bin türlü hakaret ederler. Gay veya değil, bu film aslında, sadece çok güçlü, çok gerçek bir aşk öyküsüdür. Ve kimse kusura bakmasın ama o son sahnede, rahmetli Heath Ledger’ın gömleğe dokunuşu insanın içini parçalar da parçalar.
25. Cinema paradiso (1988)
Guiseppe Tornatore’den bir yönetmenin çocukluğunu hatırlayışı, sinemadaki yaşlı makinist ile olan dostluğu, nostaljik bir sevgi hikayesi. Çok şeker ve yer yer hüzünlü bir filmdir.
24. Sophie’s choice (1982)
Meryl Streep’in en meşhur aksan performanslarından biri işte bu filmdedir sevgili okuyucular. 2. Dünya savaşı ve toplama kampı temaları çevresinde bir annenin yaptığı içler acısı seçimi anlatan bu filmimiz ciddi bir ağlatma potansiyeli barındırır.

23. My girl (1991)
İki küçük çocuğun aşkı keşfetmesi bi insanı ağlatır ki? Ağlatıyo işte, hem de ne biçim. Bak düşününce yine içim fena oldu he. Cenaze levazımatçı babanın kızı ile alerjik, hassas bir çocuğun öyküsü. Mendilleri hazırlayınız!
22. Beaches (1988)
Bu kesinlikle bir kadın filmi. Erkekleri ağlatacağından çok emin değilim ama kadınları sarsacaktır bence. İki kadının yıllara uzanan dostluk öyküsü. Bette Midler’in “The wind beneath my wind” şarkısı bu filmde öyle bir anlam bulur ki… Ben şahsen hep ağlarım bu filmde.
21. Schindler’s list (1993)
Bir film 2. dünya savaşı’nda geçiyorsa, toplama kamplarını gösteriyorsa ağlatmaması mümkün değil. Zira o çekilen acıları görmek, o vahşeti hissetmek insanım diyeni sarsar tabii ki. Bu film de işte o filmlerden. Etkileyici müzikleriyle, şahane oyunculukları ve güzelim siyah-beyaz görüntüleriyle zaten baştan sona insanın tüylerini diken diken ediyor. Ha, bana sorarsanız ben biraz teknik buluyorum bu filmi ama ağlatır mı ağlatır. Hele ki Liam Neeson’un o son konuşması, baya fenadır.

20. Il postino (1994)
Sıradan, neredeyse çirkin bir postacının mahallenin en güzel kızını tavlamak için çektiği numaraları anlatan bu şeker İtalyan filminde, ana karakter o kadar sempatiktir ki, güzel kızımız ile beraber siz de aşık olursunuz. E o zaman nesi ağlatıyo? Buyrun seyredin görün, yiyosa.
19. The Notebook
Aşk filmlerinin bir numaralı hayranlarından olduğumu söyleyemem ama bu filmi seviyorum. Aşkı çok içten, çok şeker anlattığını düşünüyorum. Ayrıca benim bir filmde ağlamam için yaşlı insan görmem yeterli olduğundan, ağlatma etkisinin de hayli güçlü olduğunu düşünüyorum.
18. Grave of the Fireflies (1988)
Ağlak filmler listesinde bir animasyon! Olacak iş değil, diyorsanız bir daha düşünün derim. Animasyon manimasyon ama değme melodramlara taş çıkarır bu film. Konu, iki küçük çocuğun yine 2. dünya savaşı sırasında, ama bu sefer Japonya’da, hayatta kalma çabaları. Boru değil, animasyon deyip geçmemek lazım, ağır filmdir.

17. I am sam (2001)
Zeka yaşı 5 yaşında bir çocuğunki kadar olan bir babanın, kızının velayeti almak için çabalamasının öyküsü. Sean Penn olsun, Dakota olsun, Michelle Pfeiffer olsun… Herkesin karşılıklı döktürdüğü bir film. Üstelik de Beatles şarkılarının günümüz sanatçılarınca tekrar yorumlanmasıyla yapılan soundtrack şahane. Her seferinde ağlatıcı etki.
16. Stepmom (1998)
Sinematik değer olarak belki bu listedeki filmlerin bir çoğundan daha aşağılarda, belki biraz klasik Hollywood formullerine dayanan bir film hatta ama benim nedense çok sevdiğim bir film. Fena da ağlatır. Bir anne, iki çocuğu, eski kocası ve onun yeni karısı… Tatlı film ya bu.
15. Joy luck club (1993)
Yine bir kadın filmi… Erkekler üzerindeki etkisini öngöremiyorum ama kadın iseniz, etkilenmemek zor. Amy Tan’ın romanından uyarlanan bu filmde Asyalı 4 kadının, sonraki jenerasyona kadar uzanan, genelde hazin öyküleri, bir anne-kız filmi. Çok dokunan, iç burkan o kadar çok ana sahiptir ki bu film, hangi birini yazayım.

14. Rain man (1988)
Jerry Maguire ile birlikte Tom Cruise’u bana sevdirmiş yegane iki filmden biridir efenim bu. Uyuz, iş adamı Tom abi ile otistik kardeşinin (Dustin Hoffman’dan oyunculuk dersi niteliğinde bir performans!) çıktıkları bir yolculuğun öyküsü, değişim ve sevgi üzerine bir güzelleme. Müzikleri de unutlmaz soundtrack’lerdendir. Çok gözel filmdir.
13. Shine (1996)
Gerçek hikayeler daha çok mu ağlatıyor nedir, yine öyle çok hüzünlü bir gerçek yaşam ile karşınızdayız. Baskıcı bir babanın ağırlığı altında ezilen bir piyanist, yaşadığı sinir krizi ve Rachmaninov. Çok pis ağlatır.

12. Kramer vs. Kramer (1979)
Yine bir klasik geliyor efenim, Dustin Hoffman ile Meryl Streep karşılıklı coşuyor. Boşanmış bir babanın, çocuğunun velayetini alma savaşının anlatıldığı bu filmimiz, yürek burkan anlara sahip olmasıya bilinir.
11. Legend of 1900 (1998)
Guiseppe Tornatore’den Cinema Paradiso’ya göre daha az bilinen, bir başka şahaser. Bir gemide yaşayan, hep orada yaşamış ve deli gibi piyano çalmayı öğrenmiş, nedense 1900 ismi takılmış bir adamın epik hikayesi… Çok güzeldir, çok. Şu anda D&R’larda fırsat reyonunda, şiddetle tavsiye ederim.

10. Central do Brasil / Central Station (1998)
İlk 10’a girerken, sanırım benim de en sevdiğim filmlere girmiş oluyoruz Misal Güney Amerika’dan gelen, bu az bilinen, şaheser film. Annesini kaybetmiş bir çocuk ve peşine takıldığı, sert mizaçlı bir istasyon görevlisinin sadece sonunda değil, film süresince sık sık ağlatan yolculukları. Seyretmediyseniz, mutlaka.
09. Big fish (2003)
Tim Burton’un en en sevdiğim filmi değil sadece, hayatta en sevdiğim filmlerden de biri. Bir baba – oğulun hikayesi, fantastik bir macera, duygu seli, aşk, sevgi, dostluk, macera… Tekmili birden bu filmde. Öyle çok ağladım ki sonunda.
08. One flew over the cuckoo’s nest (1975)
Oha. Çok aşırı sevdiğim bir film huzurlarınızda. Her şeyiyle mükemmel mi? Evet. Oyunculuk desen, e Jack Nicholson. Senaryo ise o biçim! Çok bayılıyorum bu filme. Bir akıl hastanesine gönderilen anarşişt ruhlu bir adam, hastalarla kurduğu dostluk, başkaldırı ve yenilgi. Çok seviyorum demiş miydim?
07. Le grand bleu / Big blue (1988)
Ya ne çok severim ben bu filmi… Luc Besson’dan masmavi bir şahaser. Jacques Mayol ve Enzo Molinari… İki çocukluk arkadaşı, iki eski dost, iki süper dalgıcın öyküsü. Birbirleriyle yıllardır sürdükleri bazen sertleşen tatlı rekabet, aşk, deniz, ölüm, hüzün… Şiir gibi derler ya, ahan da o filmlerden.

06. Terms of endearment (1983)
Bir anne-kız öyküsü daha. Dolayısıyla anneleri ve kızlarını derinden ağlatan bir film! Birbirinden çok farkli bir anne kız var karşımızda. Tatlı kaçık Shirley MacLaine ve düzenli, akıllı uslu kızı Debra Winger’ın yer yer fırtınalı ama hep sevgi dolu ilişkilerinin öyküsü. Öyle böyle değil, hıçkıra hıçkıra ağlatanlardan.
05. Birdy (1984)
Alan Parker’ın en iyi filmlerinden biri. Vietnam sonrası iki arkadaşın orada yaşadıkları travmanın hikayesi. Savaştan biri fiziksel olarak yarlı, diğeri ise neredeyse aklını kaybetmiş olarak dönen bu iki arkadaşın iyileşme ve birbirlerini iyileştirme çabaları, geçmişe yaptıkları yolculuk, dostluk ve daha pek çok şey. İnanılmaz güzellikte bir film.
04. Uçurtmayı vurmasınlar (1989)
Feride Çiçekoğlu’nun süper romanından şahane bir Tunç Başaran adaptasyonu. Kadınlar koğuşunda dünyaya gelmiş, şeker ötesi bir velet ve koğuştakilerle, özellikle de siyasi suçlularla kurduğu ilişki. “Ben işemedim, Miki işedi.” Çok ağlamıştım, çooook.
03. The color purple (1985)
Spielberg’in bence en başarılı filmi budur. Zaten kendisi Alice Walker’ın Pulitzer kazanmış öyküsünden bir uyarlamadır, o yüzden senaryo ayrı bir şahaserdir. Başroldeki Whoopi Goldberg ise fantastiktir.14 yaşındayken tanıştığımız Afrikalı Celie’nin 30 yılını izleriz ve ırkçılık neymiş, kadın-erkek ayrımı neymiş öyle bi anlarız ki….

02. Muhsin Bey (1987)
Yavuz Turgul – Şener Şen işbirliği demiştik di mi daha önce bu listede? İşte efendim, olay budur. Eşkıya, Kabadayı, Gönül Yarası falan değil, Muhsin Bey. Uğur Yücel’in ne kadar şahane bir oyuncu olduğunu da bize gösteren film olmuştur bu eskiye bir ağıt niteliğindeki film. Bir Türk Sanat Müziği hocası ile, köyden gelmiş, güzel sesli öğrencisinin hikayesi… Yozlaşmaya karşı durabilenlerle, duramayanların çarpışması. Her seferinde ağlarım, sektirmişliğim yoktur. Bu filmi seyretmemiş olanları kınarım, hemen seyrettirim, sevmezlerse de ilişkimi gözden geçiririm. O kadar da sabit fikirliyim bu konuda.
01. Dead Poets Society (1989)
Çok sevdiğim bir film ama evet, bu listede, özellikle de ilk 10’da daha çok sevdiklerim var ama konumuz ağlatmaksa, sanmıyorum ki herhangi bir film bunun üstüne çıkabilsin. Robin Williams’ı Robin Williams yapan film budur sanırım, zaten bu filmden sonra kendisi mütemadiyen diğerlerinden farklı, sürüden ayrılan, lider ruhlu adam rolleri oynamaya başlamıştır. Filme gelirsek, ne diyeyim, anlatılmaz yaşanır. Erkek-kadın ayırt etmeksizin ağlatır.

Hemen notumu düşeyim, Lars Von Trier tarzı içimizi karartan, bizi depresyondan depresyona sokan filmleri özellikle almadım. Zira onları depresif filmler maddelemesi yapmayı düşünüyorum, ağlatanlar değil. Ne dediniz? Issız adam mı? Geçiniz!
Ayrıca, demokratik bir yazar olarak ve sonra gelecek “bu eksiiik!” tepkilerini engellemek üzere bu sefer, Friendfeed’de de insanlara fikirlerini sorduk, listede olmayan ve birden fazla oy alan popüler cevaplar şöyle: Selvi Boylum Al Yazmalım, Eternal sunshine of the spotless mind, The Fall, Great expectations, 7 Pounds, Mar adentro, Green mile, L’ours, PS I love you, Reign over me, Le Scaphandre et le papillon (The Diving Bell and the Butterfly), Scent of a woman, Los Amentos Del Circulo Polar (Kutup çizgisi aşıkları)… Tüm liste için tıktık.
Bu maddeleri alan şunları da alabilir:
14 Yorum
to “En suluzırtlak 40 film (İSTEK)…”
1 Bu yazıyı linkleyenler
- 22 Haz 2009: En suluzırtlak 40 film (İSTEK)…
Additional comments powered byBackType



Maddebagimlisi.com'da; madde madde listeler, geri sayımlar yapar, en iyileri, en kötüleri ve daha pek çok şeyi sıraya dizeriz. Belli bir konumuz yoktur, her şeyi hedef alırız. Hatta
into the wild’da ağlatır. güzel filmdir vesselam.
başlığı okumaya başladığımda big fish olmazsa olmaz arkadaş dedim kendi kendime, 9. madde olarak listeye dahil edilmiş. her insan evladının ölmeden önce izlemesi gerekir big fish’i. elinize sağlık güzel liste..
Çok tatlı bi liste olmuş..
Teşekkür etmek istedim
37 36 29 20 18 (kesinlikle) 17 7
hepsinin altina imzami atarim ama grave of the fireflies hayattan tiksindiriyor insani valla.
Grave of the Fireflies varmış listede..saygı duydum listeye
My Life/1993
öölee böölee değil. fena sulu zırtlatır!
yani bu liste de en çok katıldığım The Champ, Terms of endearment, ve Love Story ilen kapışır ve hatta bir buçuk boy fark bile atar… iyi film değil ama? zırtlatıyo işte namussuz…
evde tek başına dahil, seyrettiği her filmde ağlama kapasitesi olan bir insanım. böyle bir listeyi 100 maddeden önce bitiremezdim sanırım. ellerine sağlık, derli toplu çok güzel bir liste olmuş.
the champ (ilk gittiğim film, daha üç-dört yaşlarındayken annemin kucağında seyretmişim filmi. ben ağlamaktan helak olunca yarısında çıkmış annemler)
rain man (aklım başımdayken gittiğim ilk film, ben yine helak olmuştum ama bitmeden çıkmadım tabi)
ve ölü ozanlar derneği (o kadar helak olmuştum ki kendimi toplayıp salondan çıkamamıştım bir süre)
Björk’ün bir nevi müzikal draması “Dancer in the dark” ta hakeder bu listeye girmeyi, life is beautiful ve grave of the fireflies ın bende etkisi coktur, ömrümü yemişlerdir hala yemektedirler ama sevilirler. Teşekkürler güzel bi liste.
huuu çok sevndm görnce umudu kesmeye başlamıştım, saol deniztan
Lost and Delirious
Film listelerinin başına doğru gelirken Dead Poets Society göremedikçe tedirgin olmuştum neyse ki en baştaymış.. Kesinlikle hak ediyor.. Kalabalık bir arkadaş ortamında izlememe rağmen ve daha sonra benimle alay edileceğini bile bile kendimi tutamayıp ağladığım filmdir (:
Birde yeşil yol bence kesinlikle hakediyordu bu listede olmayı.
Barry lyndon ve Otomatik portakal’da listede güzel dururdu sanki….
güneşin gözyaşlarınıda izleyin oda çok acıklı