En ilginç hikayeli 10 İngilizce deyiş…
MADDELEYEN: Saniye Demirel
Blogumuzun tatlı İngilizce öğretmeni, sevgili Saniye Demirel tekrar sahalara döndü ve yine şahane bir maddelemeyle huzurlarınıza çıktı. Bu sefer de İngilizcede hikâyesi en ilginç deyimleri/ deyişleri/ sözcükleri maddeledi. Buyrun bakalım…

10. Not my cup of tea
‘It’s not my cup of tea!’ ‘tarzım değil’ anlamına geliyor. Yaptığımız Internet araştırmasında çok da önemli bir açıklama yok açıkçası. Neden coffee değil de tea gibi sorulara da basit yanıtlar verilmiş. İşte İngilizler çay içer, geleneksel bir içecektir gibi şeyler. Ama güzel deyim, kullanışlı. Bir teklifi beğenmediniz mi, ‘that’s not my cup of tea, thanks,’ diyip işinize bakın.

9. Born with a silver spoon in his/ her/ my mouth
‘Born with a silver spoon in his/ her/ my mouth,’ ağzında gümüş kaşıkla doğmak anlamına geliyor ve zaten deyim kendini anlatıyor; zengin aileye doğmak demek. Bir zamanlar vaftiz törenine gelen ‘vaftiz babası/annesi’ bebeğe hediye olarak kaşık getirirmiş. Aile varlıklıysa kaşık gümüşten olurmuş, değilse, ya ahşap ya da kalaylı bakırdan. Zaten ‘spoon’ kelimesi ‘yontulmuş tahta’ anlamına gelen ‘spon’dan türemiş. Deyimi olumsuz kullanma eğilimi de ezici bir darbe etkisi yaptığı için tabii ki; kim dönüp de ‘’ağzımda gümüş kaşıkla doğdum ben’ der ama ‘kızım, biz senin gibi ağzımızda gümüş kaşıkla doğmadık,’ demek daha havalı. Cervantes, ‘Don Quixote’da kullanmış deyimi: ‘Every man wasn’t born with a silver spoon in his mouth…’

8. Cop
İngilizce film izleyenlerin aşina olduğu bir sözcüğe geldi sıra: ‘cop’. Argoda polis anlamına gelen bu sözcüğün bizdeki karşılığı ‘aynasız’. Polis üniformalarında kullanılan bakır düğmelerden (copper buttons) esinlenerek kullanılmaya başlanmış argo bir sözcük. (The Pocket Dictionary of American Slangs/ Harold Wentworth & Stuart Nerg Flexner: 1960)

7. Keeping up with the Joneses
‘Başkalarıyla aşık atmak’ anlamına gelen bir deyim; yani ‘bana baksana sen, bizim onlardan neyimiz eksik?’ durumları. Amerikalı meşhur karikatür sanatçısı Arthur R. Momand, 1913 yılında ‘‘Keeping up with the Joneses’ başlıklı çizgi romanını yaratır. Amerika’nın günlük yaşamını anlattığı bu seriyi ‘POP’ imzasıyla 1945 yılına kadar çizer; parmakla sayınız, 32 yıl. Günlük hayattan beslenmenin akıl almaz çokluktaki olanakları. Günlük hayat deyip geçmeyin; böyle bir ders bile var İngiltere’de. Arthur Usta, Amerika’nın ilk karikatür sanatçılarından biri; 1886’da doğmuş, 1987 ölmüş; Sayılara tekrar bakınız; şaka gibi, 101 yıl. Başlığı ve temayı nasıl bulduğuna gelince; millet birbiriyle aşık atarken, kahramanımız onları bir güzel izlemiş. Karısıyla New York’ta Long Island’ın Cedarhurst şehrinde yaşıyormuş; ortalama gelirin üst düzeyde olduğu yerlerden biri. Herkesin ‘cream’ görünmek için çabaladığı, o ne almış bu ne satmış, biz de alalım, satın aldıklarımızla ne kadar kazandığımızı gösterelim, vs. vs. derkennnn; aklımıza, ‘Little Boxes’ şarkısı geliyor. Orta sınıfın hayatını anlatan şahane bir şarkıdır. (Daha önce dinlemediyseniz hemen tıklayın) İşte tam da o şarkıda anlatılan bir hayat yaşanmaktaymış Cedarhurst’te. Bizim Arthur Usta bakmış ki ‘everybody is keeping up with the Joneses’, ‘yeterrrr be’ demiş ve Manhattın’da kiraladığı ucuz bir dairede yaşamaya ve bir yandan da ‘Keeping up with the Joneses’’u çizmeye başlamış. Adam anadan doğma sanatçı işte. Haaaa, Jones’lar adını seçme nedeni tamamen kulağa hoş geldiği içinmiş. Önce Smith koymuş sonra Jones. Hizmette sınır yoktur diyip blog okuyucularımıza şarkı sözlerini de yazalım:
Little boxes on the hillside/ Little boxes made of ticky tacky
Little boxes/ Little boxes/ Little boxes all the same.
There’s a green one and a pink one/ and a blue one and a yellow one
And they’re all made out of ticky tacky/ and they all look just the same
And the people in the houses all went to the university
And they all get put in boxes, little boxes all the same
And there’s doctors and there’s lawyers
And business executives
And they’re all made out of ticky tacky and they all look just the same
And they all play on the golf course and drink their martini dry
And they all have pretty children and the children go to school
And the children go to summer camp
And then to the university
And they all get put in boxes, and they all come out the same
And the boys go into business and marry and raise a family
And they all get put in boxes, little boxes all the same
There’s a green one, and a pink one/ and a blue one and a yellow one
And they’re all made out of ticky tacky/ and they all look just the same.
6. Caesarean Section
Sezaryenın nerden geldiğini artık sağır sultan bile biliyor ama biz yine de yazalım. 1970’den önce doğanlar genellikle ebe elinde doğmuştur; o da doğuran kadıncağız biraz şanslıysa; ama malum, artık doktorlar bir bahanesini bulup doğumu sezaryen yapıyorlar. Rivayet odur ki; ‘Et tu, Bruté?’ (Sen de mi Brutüs?’) sözü ile tarihe geçmiş olan Roma İmparatoru Julies Caesar, bu yöntemle dünyaya gelmiş ilk kişi. Adamın imparator olacağı gelişinden belliymiş demek. İşte size fırsat: doktorunuz bebeğinizin doğumunu sezaryen yapmaya karar verirse ona ‘Et tu, Bruté?’ deyin; bakalım ne yapacak? (The Wordsworth Dictionary of Eponyms: Martin H. Manser: 1988)

5. After me, the flood.
Tarih kitaplarında rastladığımız bir ilginç söze geldi sıra: ‘After me, the flood.’ Fransızcası ‘Aprés moi le deluge’, Türkçesi ‘Benden sonra tufan’ olan bu lakırdıyı gerçekten de Fransa Kralı XV. Louis söylemiş mi söylememiş mi o pek belli değil ama 59 yıl süren hükümranlığı süresince Fransız halkını zerre kadar düşünmediği kitaplara kaydolmuş. Biz onların yalancısıyız. Milleti aç susuz bırakmış, karşısına almış, astığım astık kestiğim kestik demiş; bir yandan da sarayında güllük gülistanlık bir hayat yaşamış. E, her şeyin bir sonu vardır. 1774’de çiçek hastalığından (smallpox) ölmüş. Sabredin blogcular, sıra tufanın nasıl koptuğuna geliyor. Azzz sonra…
Saraya bir kral gerek… Torun XVI. Louis henüz 21 yaşında (insan ister istemez, herkes Fatih Sultan Mehmet değil tabii diye bir şeyler geçiriyor kafasından) ve çocuğun aklı fikri avcılıkta; tufanı nasıl durdursun? Bu, hiçbirimiz için bir anlam ifade etmeyen on beşinci, bilmem kaçıncı Louis’lerden sonra, sahnelere hepimizin bildiği bir karakter çıkıyor. Marie Antoinette…
Kızcağız 14 yaşındayken Fransa Krallığı’nın müstakbel kralı ile evlendiriliyor. On dokuzunda o artık bir kraliçe ama çok mutsuz. Olur mu demeyin; olmuş işte. Avusturya doğumlu olduğu için zaten ‘dışarlıklı’ sayılıyor; bir de giydiği, taktığı takıştırdığı her şey milletin dilinde. Sıkıntıdan kendine Versailles’in bahçesinde kocaman bir oyun parkı yaptırıyor; böyle kulübeler, dereler, değirmen filan. Tam da bu müsriflikler bize ‘vayyy be!’ dedirtirken, tarih kitapları günah çıkarmaya başlıyor. Mesele şu: meşhur bir lafı var malumunuz: ‘Let them eat cake!’ (Ekmek yoksa pasta yesinler’) Yıllarca Marie Antoinette bu sözle tiye alındı. Esasında monarşinin savurganlığı ve zayıflığı yıllar önce başlamıştı. Büyükdede’nin marifeti, muhtemelen kafasını kullanamayan bir zavallı olan Marie’ciğe yüklendi; artık halk uyanmıştı. Monarşinin halkın açlığına olan duyarsızlığı, slogan haline gelen ‘ Let them eat cake!’ ile özdeşleşti.
Beni ilgilendirense, 38 yaşında giyotinde son bulan bir hayatın (1793) son sözleri. Papaz ona şöyle fısıldamış: ‘Şu an Madam, cesaret göstermeniz gereken bir an.’ Marie’nin son sözü de şu: ‘Cesaret mi? Ben yıllarca acılara göğüs gererek yaşadım. Şimdi tam da, tüm acılarım sona ererken bunu kaybedeceğimi mi sanıyorsunuz?’ (Courage! I have shown it for years; think you I shall lose it at the moment when my sufferings are to end?) (Yararlandığım kaynak: Mark Kishlansky, Geary, O’Brien; ‘Civilization in the West’; (1995) ve Internet)

4. A skeleton in the cupboard
Amerika’da ‘Hiç kimseye söylenmeyecek bir sırra sahip olmak’ anlamına gelen bu deyimi öğrendiğimde 11 yaşındaydım. Dolabın içindeki iskelet resmi daha dünmüş gibi gözümün önünde. Deyimin tıp mesleğine dayanan bir geçmişi var. 1832’den önce İngiltere’de doktorların ceset üzerinde tıbbı araştırma yapmaları, cesedi kesip parçalara ayırmaları yasak. Doktorların bu amaç için kullanabildikleri tek denek idam edilmiş suçlular. Şansları yaver giderse, buldukları cesedi alıp inceliyorlar ama bir yandan da, halkın bunu ortalık yerde görmesinden yaygara kopacağı düşüncesiyle dolaba kilitliyorlar. Yani, aslında iyi bir iş yapıyor olabilirsin ama sen yine de bunu kimseye söyleme, nolur nolmaz duygusu. Bi düşünün bakalım, kaç tane sikelıtınınız var kabırdınızda? (Internet: Tim Bowen)

3. Peeping Tom
Deyim hikâyelerinin en komiklerinden biri de röntgenci anlamına gelen ‘Peeping Tom’ Örneklersek: ‘He was accused of being a Peeping Tom.’ Çok eskilere dayanan bir öyküsü var. XI. yüzyılda İngiltere’de Coventry Lord’u Leofric adlı bir asilzade var. Halka ödeyemeyecekleri vergi borçları yükleyen acımasız bir adam Leofric. Karısı, Lady Godiva da çok iyi yürekli bir kadın. Borç kapıya dayanınca halk gelip Lady Godiva’dan kocasını insafa davet etmesi için ricada bulunuyor. Peki, diyor Lady Godiva ama kocası- evet kocası- tek bir şartla bu isteği yerine getirebileceğini söylüyor. Sıkı durun: at üstünde çırılçıplak şehri dolaşırsa. Vayyyy be! Bazen bir erkek ne kadar komik duruma düşebiliyor. Lady Godiva teklifi kabul ediyor. Şehir sakinlerinden kapı, pencere ne varsa kapalı tutmalarını isteyerek beyaz bir atın üstünde, çırılçıplak, şehri dolaşıyor.
İşteeeee, bizim ‘neden Peter ya da Richard değil de Tom?’ diyerek peşine düştüğümüz Tom, tam da bu sırada sahneye çıkıyor. Mesleği terzilik olan bu meşhur Tom, Lady Godiva’ya ‘dikiz atıyor’. Sinema meraklıları bilir. Michael Powell’ın çok önemli bir de filmi vardır bu adda. (The Wordsworth Dictionary of Eponyms: Martin H. Manser: 1988)

2. Black Maria
İngilizcede mahkûm ve sanıkların nakliyesini yapan araca ‘Black Maria’ deniyor. Renge takılmadık ama Maria’yı görünce kimmiş bu hatun kişi, ne yapmış da mahkûm arabasına adını nakşetmiş diye düştük peşine. Buyurun okuyun: Efendim, Maria Lee, 1800 yıllarının Boston’ında yaşamış olan güçlü kuvvetli, zenci bir kadın. Ama öyle bir kadın ki en azılı tayfalar bile karşısında tir tir titriyor. Gemicilerin yatıp kalktıkları ucuz bir otel işletiyor. Devrin güvenlikçileri, karakollar suçlularla dolup taşıp, yer kalmayınca, ufak tefek suçları olan- yani tehlikesiz bulunan- adamları yer işgal etmesinler diye Maria’nın oteline yolluyorlar. ‘Çağırın Black Maria’yı’ diye buyurunca polis şefi, yeri göğü inleten Maria geliyor- at arabasıyladır diye umuyorum; yoksa sırtında taşıyarak mı hak etmiştir adını bir deyime vermeyi?- ve asayişi bozan bu zararsız ve muhtemelen sarhoş adamları alıp oteline götürüyor. İngiltere’de 1938 yılında atla çekilen mahkûm araçlarının ilk kullanılmaya başladığı tarihten bu yana nakil işlevini gören araçlara argoda ‘Black Maria’ deniyor. Bildiğiniz ‘police van’ işte. Ama bir kez öğrenilince unutulur gibi değil! (Martin. H. Manser’den faydalandık: 1988: 23)

1. Blue stocking
İngilizcede hikâyesini en çok sevdiğim deyim ‘blue stocking’dir. ‘Ziyadesiyle akademik ve pek bi entelektüel hatun kişi’ anlamına gelen bu deyim şöyle kullanılır: ‘My cousin’s wife is definitely a blue stocking.’ Efenim, rivayet olunur ki, zamanlardan bir zaman- hadi onu da yazalım; 18. y.y.’da, Elizabeth Montagu derler bir leydicik varmış. Londra’daki evinde deriiin mevzuların tartışıldığı toplantılar düzenlemeye bayılırmış. İşte bu toplantıların müdavimlerinden biri de tarih hakkında yaptığı konuşmalarla ünlü olan Benjamin Stillingfleet adlı bir akademisyen. Müthiş bir hayran kitlesi var. Dinlemeye doyulamayan konuşmasının yanı sıra bir de takıntısı var: her zaman mavi çoraplar giyiyor. Zamanla, entelektüelleri buluşturan bu toplantılar yaygınlaşıyor. İnsanlar bu gruba dahil olduklarını ve Benjamin Bey’e hayranlıklarını nasıl mı gösteriyorlar? Mavi çorap giyerek! Deyimin günümüzde sadece kadınlar için kullanılma nedeni ise bilindik bir neden: bacağı boydan boya saran çorapları eskiden erkekler de kullanırken günümüzde sadece kadınlar kullanıyor.

Bu maddeleri alan şunları da alabilir:
3 Yorum
to “En ilginç hikayeli 10 İngilizce deyiş…”
Additional comments powered byBackType


Maddebagimlisi.com'da; madde madde listeler, geri sayımlar yapar, en iyileri, en kötüleri ve daha pek çok şeyi sıraya dizeriz. Belli bir konumuz yoktur, her şeyi hedef alırız. Hatta
ingilizceyi öğrenmek zor , deyişleri daha da zor
çok hoş olmuş bayıldım ben de it’s raining cats and dogs deyiminin hikayesini ekleyim izninizle 1500lü yıllarda ingiltere’de evlerin çatısı kamıştan yapılıyormuş ve altında tahta bulunmuyormuş kediler ve köpekler bu çatılarda yaşıyorlarmış yağmur yağdığında çatı kayganlaşıyor ve bu hayvancıklar aşağıya düşüyormuş bu deyimde burdan gelmiş
haaahaha bayıldmm ya deymlere süperrr:)